İçeriğe geç →

Yıl geçti... Yıl geldi...
Yıl geldi ve geçti, CazKedisi’nin kırk bir sayılık ılık ömründen...

Ama siz;

Sakın ağlamayın/klarnet ağladı diye/Ağlayın ormanların sesine/yalınayak sarılın zeytinlere/Sesiniz çıksın çıkın dağlara/kadim ağaçların koynuna/Sessiz çığlıklarla konuşun/ sincapların yanan ormanlarıyla.

Kadın; birbirimizi sonra severiz/şimdi sonbahar/yağmur toprağı alnından öpüyor/gebe bir tavşan gibi kımıldıyor/karnı toprağın/birbirimizi sonra severiz/önce sonbahar geçsin. Adam; aynası kırık bir caz şarkıcısı/nasıl üflerse saçlarınıza/nefesini alto saxın /kırılan bir vazonun eşliğinde/ben de öyle yaşıyorum /zamanın derinliğinde/sen istesen de istemesen de.

Yangınlar Politiktir! Orman yangınları birlikte yaşama ihtimalimizi yakıyor; olanlar sadece doğa olayı değil, doğrudan politik süreçlerin sonucu. Özelleştirilen ve yıllardır yenilenmeyen enerji altyapıları, denetimsiz şirket faaliyetleri, kamusal afet planlarının yokluğu, eğitimsiz bırakılma ve afet sonrasında dolaşıma giren manipülatif bilgiler bu felaketleri durdurmak yerine büyütüyor. David Suzuki gibi bir bilim insanının artık “iklim değişikliği savaşını kaybettik” demesi bu sayıyı hazırlarken göz ardı edemeyeceğimiz uyarılardan biriydi. Antroposen Çağ’da yangınlar geçince de bitmiyor; toprağın tutunamadığı, sellerin bastığı, hafızanın silindiği bir sürece dönüşüyor. Yangınlara yalnızca sonuç değil, aynı zamanda bir alarm sistemi, bir gösterge... Bu çağda yalnızca doğaya değil, birbirimize karşı da sorumluyuz; ve hâlâ birlikte yaşamı savunmanın yolları var: doğru bilgiyle, dayanışmayla, yaşamın değerini ekonomik hesaplardan bağımsız düşünerek. Yangınların neden çıktığını, neden söndürülemediğini ve neden fırsata çevrildiğini tartışmadan ne orman kalacak, ne de anlatacak bir hikâyemiz...

İzmir’de doğdum, bugün on yaşına girdim. On farklı yıl yaşadım sizlerle, emek veren onlarca dostlarımızın sayesinde nefes aldım. Kiminiz yayın kurulunda, kiminiz ürünlerinizle ayakta tuttunuz beni. Hepinize sonsuz şükranlarımı sunuyorum emekleriniz adına, sağ olsun, var olsun dizeleriniz, kalemleriniz. Bugün, yine dileyen emektarlarımla yürümeye devam ediyorum.

Üç yüz altmış beş gün geçti, delip ömrümüzü denizlerin ortasından.
Martıların çığlıklarıyla balıkçıların gözbebeklerinde büyüttüğü yalnızlığımızı, rüyalarımıza “çocuk mermisi diye bir mermi yok ki!” diyerek yelkenlilerin martılara, nota kuşlarına çırılçıplak eşlik ettiği bir yıl olsun, yılınız...
Kısacası sizin olsun...

Zeytin ağacının kanının akıtılmadığı, incir yaprağının sütünün kirli ellerce sağılmadığı, sığırcıkların ebemkuşağı’nın altından geçebildiği, tekir kedilerin piyanonun siyah tuşlarına basabildiği, çocukların toprakları avuçlarıyla içebildiği, denizleri bir nefeste şiirlerinin derinliklerine çekebildiği, çocuk mermisi diye bir merminin henüz icat edilmediği nice sombaharlarınız olsun...

Dikenli teller, sarp yamaçlar, köpüren dalgalar bir araya geldiler, yine de yenemediler ayçiçeklerini Can Baba’nın. Ölümlerin, ayrılıkların, tahta kayıkların ve çocukların savrulduğu bir dünyada batan kayıklar değil, dirilen umuttu, öyküleri ve ezgileriydi ülkelerin...